Marmara Depreminin 14. yılında değişen bir şey yok!

Marmara Depreminin 14. yılında değişen bir şey yok!

Bu büyük felaketin ardından on dört yıl geçti.

17 Ağustos 1999! “Marmara Depremi”, “Gölcük Depremi”, “İzmit Depremi” ya da sadece “17 Ağustos Depremi” olarak beynimize ve yüreğimize kazılan bir tarih.

İnsan zihni,felaketleri anımsamayı pek istemez. Ancak gerçek her zaman acıdır.

 

BİR DEPREM ÜLKESİ OLARAK TÜRKİYE

Hurafeler çağından bilim çağına geçmek kolay olmadı. Bilimsel gerçekler bize Türkiye‘nin bir deprem ülkesi olduğunu söylüyor. “Deprem Bölgeleri Haritası”na göre Türkiye‘nin % 92‘si deprem bölgeleri içerisindedir. Nüfusumuzun % 95‘i deprem tehlikesi altında yaşamakta ve ayrıca büyük sanayi merkezlerinin % 98‘i ve barajlarımızın % 93‘ü deprem bölgesinde bulunmaktadır.

Ülkemiz bir deprem ve afet ülkesi olmuştur ve nüfusumuzun % 44‘ü I. derece, deprem bölgesinde yaşamaktadır. GSMH‘nin her yıl ortalama % 3 ile % 7 arası afet zararlarını karşılamakta kullanılmaktadır.

Bu oran çok yüksek bir orandır. Buna karşın, Türkiye‘de 20 milyon civarında yapı stoku bulunmakta ve bu stokun % 67‘sinin ruhsatsız ve kaçak, % 60‘ının 20 yaş üzeri konutlardan oluştuğu ve % 40‘ının depreme karşı güçlendirilmesi gerektiği belirtilmektedir. Olası bir depreme karşı da,İstanbul‘un yüzde 55‘inin yenilenmesi gerekmektedir.

 

14 YILDA NE YAPILDI?

Bu soruya hiç kimse duraksamadan yanıt veremez. Hepimiz biliyoruz ki 14 yıl sonra bugün benzer bir deprem olsa sonuçlar aynı olacaktır.

Çünkü, Marmara Depremi‘nin ardından bir yandan deprem araştırmalarına yönelik komisyonlar kurulurken var olan “Deprem Şurası”, “Ulusal Deprem Konseyi” gibi yapılar lağvedildi!

Bunun yerine sayısız yeni yasa hazırlandı. Fakat bu yasa ve yönetmelikler, pratiğe geçmediği gibi, özü itibariyle yetersiz, işlevsiz ve kapsamsız oldukları görüldü.

Marmara Depremi sonrasında kurulan TBMM Araştırma Komisyonu‘nun amacı, deprem riskinin araştırılarak deprem yönetiminde alınması gereken önlemlerin belirlenmesiydi. Ama bu komisyon da işlevsiz kaldı.

Depremi önleyecek yerde depremden önce ve sonrası için işleri arap saçına çeviren uygulamalar yapıldı. Öyle ki, depremin hemen ardından çıkarılan zorunlu deprem sigortası, inanılmayacak biçimde Sayıştay denetimi dışında bırakıldı.

Büyük ölçeklere erişmesi umulan bu kaynak, yalnızca deprem sonrası zararları tazmin etme ödevini üstlendi. Hizmetler özelleştirildi; kamu denetimi dışına çıkarıldı.

En olumlu davranış Yapı Denetim Kuruluşlarının kurulması oldu  İlk olarak 19 ilde faaliyete geçirildi. 2011 yılı itibariyle 81 İlde uygulamaya konuldu. Böylelikle kamusal denetim kısmen de olsa ticarileştirildi.

2009‘da Afet İşleri Genel Müdürlüğü tasfiye edildi. Afet yönetiminin de ekonomik ve siyasi fırsata dönüştürülmek için listeye alındığı görüldü.

17 Ağustos depreminin mağduru ve muhatabı olan insanların haklı beklentilerine rağmen, çürük yapılar inşa ederek binlerce insanın ölümünde sorumluluğu olan müteahhitlerin cezalandırılması hep ertelendi. Rakamlar göstermektedir ki, Marmara Depreminden sonra sorumlu tüm müteahhitlere yaklaşık 2 bin 100 dava açıldı. Bu davalardan 1800‘ü Şartlı Salıverme Yasası ve hukuki boşluklardan dolayı cezasız kaldı.

 
CİDDİ HİÇ BİR ÖNLEM ALINMAMIŞTIR. O HALDE NE YAPILMALI?

Yukarıdaki gerçekler göstermektedir ki, Türkiye‘de olası bir deprem başta olmak üzere, tüm doğal afetlere karşı ciddi ve gerçekçi önlemler alınmamıştır. Bu haliyle, tüm toplumun can ve mal varlığı ciddi bir tehlike altındadır.

Öncelikle, başta mühendislik hizmetleri olmak üzere afet öncesi, afet anı ve sonrasına ilişkin bilgi ve teknolojileri hayata geçirilmelidir. İmar, Yapı, Dönüşüm Alanları ve Yapı Denetimi gibi alanlarda,üniversiteler, TMMOB ve bağlı Odalar ve diğer ilgili kuruluşların bilgi ve deneyimlerine dayanarak, bilimsel analizlerle hareket etmelidirler.

Deprem ve afetlere ilişkin yapılacak düzenlemelerin, siyasi ve ekonomik rant kaygılarından arındırılmış bir şekilde gerçekleşeceği, bütün düzenlemelerin insan odaklı olacağı, can ve mal kayıplarının göz ardı edilmeyeceği, Anayasal bir güvenceye dayandırılmalıdır. Afetlerden korunmak, “bir insan hakkıdır” böyle algılanmalı ve siyaset üstü bir yere yerleştirilmelidir.

Kamusal hizmet yapan kurumların binaları başta olmak üzere, mevcut okul, hastane, üniversite ve yurt binaları, depreme karşı dayanıklı hale getirilmelidir. Özellikle büyük şehirlerde, bilimsel ve teknik gereklerden ve denetimden yoksun yapılaşmalara siyasi amaçlarla müsaade eden ve yurttaşların tehlike içinde yaşamalarına göz yuman “imar affı” gibi yasal düzenlemelerden vazgeçilmelidir. Kamusal denetimin ticarileştirilmesi ortadan kaldırılmalıdır.

“Ulusal Deprem Strateji ve Eylem Planı” nın içerdiği belirsizliklerin giderilmesi, finans, yetki ve sorumluluklara açıklık getirilmesi, dar bir yapıdan çıkartılması ve uygulanabilir bir şekilde düzenlenmesi gerekir.

Tüm bunların gerçekleşmesi, “afet”leri” kader” olarak gören yaygın inançtan kurtulmaya, insan yaşamını her şeyin üstüne koymaya ve çağdaş bir topluma yakışacak şekilde bilimin ve aklın ışığında, insan için, toplum için harekete geçmeye bağlıdır.

Kurtuluş savaşı veren, devrimler yapan, Gezi Direnişi’nde dünyayı ayağa kaldıran halkımız bunu da başaracaktır.

O tarihte sorumluluğunu yerine getirmeyenlerin hesapları ise yanlarına kalmış gibi görünse de önce vicdanlarda yargılanmış, zamanı geldiğinde  de(bu gün için de geçerli olmak kaydıyla) tarih önünde yargılanacaklardır.

Birleşik Kamu-İş olarak ülkemizle, halkımızla ilgili her olayı dikkatle izlediğimizi bir kez daha belirtirken bundan on dört yıl önce yaşamlarını yitiren tüm yurttaşlarımızı saygıyla anıyoruz.

 

BİRLEŞİK KAMU-İŞ