Sosyal Devlet mi Soyan Devlet (Hükümet) mi?

Sosyal Devlet mi Soyan Devlet (Hükümet) mi?

Bilindiği üzere 2014 yılı Bütçesi Aralık ayında birçok sosyal kesimin itirazlarına rağmen yasalaşarak Ocak ayından itibaren yürürlüğe girmişti. Bütçenin gelir kalemlerini kısaca hatırlayalım.

2014 yılı bütçe gelirleri 403.175 Milyon Türk Lirası olarak hedeflenmiştir. Bunun %86,4’lük kısmı olan 348.353 Milyon Türk Lirası vergi gelirlerinden oluşmaktadır. Bütçedeki vergi dışı gelirlerin %13,6 lık payına bakınca Devletin artık iktisadi faaliyetlerden gelir elde etmediğini, daha doğrusu gelir elde edecek iktisadi işletmesi kalmadığını görebiliyoruz. Bir mirasyedi mantığıyla 250-300 Milyar dolar değerindeki işletmelerin topu topu 45 Milyar dolara satılmasından sonra özelleştirilecek yer kalmadığından vergi dışı gelirler içinde özelleştirme gelirlerinin de artık bir önemi kalmamıştır.

Vergi gelirleri içinde gelir vergisi %17,6’lık oranla 70.768 Milyon Türk Lirasıdır. Oysa kurumlar vergisi %7,7’lik oranla 31.095 Milyon Türk Lirası olarak öngörülmüştür. Peki diğer vergi kalemleri nelerdir? Dahilde alınan KDV, %9,8’lik oranla 39.626 Milyon Türk Lirası, İthalde alınan KDV, %16,1’lik oranla 64.820 Milyon Türk Lirası, Özel Tüketim Vergisi (ÖTV) %22,2’lik oranla 89.391 Milyon Türk Lirası’dır.

Bu tablo Hükümet bütçesi yükünün ücretliler, emekliler, esnaf, köylü ve hatta tüm işsizler dahil tüketicilere yıkıldığının göstergesidir. Bir başka anlatımla örneğin ücretliler hem ücretlerinden gelir vergisi gibi doğrudan vergi ödemekte hem de tüketici oldukları için en büyük bütçe gelirlerini oluşturan KDV ve ÖTV ödemek suretiyle bütçeyi finanse etmektedirler.

Oysa kurumlar vergisi mükellefleri sadece %7,7’lik oranda vergi ödemekte, bu verginin hesaplanması sırasında gündelik yaşamlarında yaptıkları tüm harcamaları vergi matrahlarından düşmektedirler. Örneğin şirket sahipleri, kendilerinin, eş ve çocuklarının kullandıkları arabaları şirket üzerine kaydettirmekte, böylece alım bedeli dahil, bu arabaların yakıt, vergi, bakım onarım giderlerini kurumlar vergisinden düşmektedirler. Turistik gezilerini iş gezisi, lüks restoranlarda yedikleri yemekleri iş yemeği gibi göstermekte, şirketlerine masraf yazmaktadırlar. Sevgililerine vergisiz aldıkları pırlantaları bile vergiden düşmekte, eğer vergi matrahları yeterince düşmemişse bu kez de gıda bankacılığı yapan dernek ve vakıflara yaptıkları (veya yapılmış gösterdikleri) bağışların %100’ünü (kanun böyle) vergi matrahlarından indirmektedirler.

Adaletli vergi sisteminin temel kuralı “çok kazanandan çok, az kazanandan az vergi almaktır.” Yukarıdaki tabloya bakıldığı zaman ülkemizin en zengin sınıfının işçi sınıfı olduğu görülmektedir. Öyle ya Türkiye’nin en çok vergi ödeyen sınıfı işçi sınıfı olduğuna göre, en zengin sınıfı da işçi sınıfı olsa gerektir.

Aslında ülkemizin sermaye sınıfına haksızlık etmeyelim. Elbette onlarda kazançları oranında vergi ödemek isterler. Amma velakin Hükümet çıkardığı düzenlemelerle sen ödeme kardeşim diyor. Nasıl mı? Ücretlilerin vergisi kaynaktan kesilir. Bir başka deyişle verginin mükellefi ücretli olsa da sorumlusu işverendir. Yani işveren işçisine ücret öderken vergisini peşin olarak keser ve devlete beyan eder. Aynı şekilde sermayedar kendi kazancını da devlete kurumlar vergisi olarak beyan eder. Çifte bordro düzenlemek vb. hileleri saymazsak işveren beyan ettiği bu vergiyi de ödemez. Niye ödesin. Çünkü hükümet 2-3 yıl arayla çıkardığı vergi aflarıyla vergi cezasını siler. Hatta anaparada bile indirim yapar. Böylece sermayedar vergisini zamanında ödemeyerek faizsiz kredi kullanmış olur. Bu düzenlemeler yapılırken araya vatandaşın ödenmemiş birkaç liralık elektrik, su faturaları da sokulur ki toplumsal bir muhalefetle karşılaşılmadan af yasaları kolayca TBMM’den geçirilir.

Bu noktada vergiyle ilgili bir başka çarpıklığa değinmek gerekir. Vergi kanunlarına göre kurumlar vergisi oranı %20’dir. 2014 yılında uygulanacak Gelir vergisi dilimleri ise şöyledir;

11.000- TL.ye kadar gelirin gelir vergisi oranı %15,

11.000- 27.000-TL. arası gelirin gelir vergisi oranı %20,

27.000- 60.000-TL. arası gelirin gelir vergisi oranı %27,

60.000-TL.nin üzeri gelirin gelir vergisi oranı ise %35’dir.

Bu tabloya göre kamuda çalışan tüm sözleşmeli personel ve işçiler, özel sektörde çalışan ve toplu sözleşme yapabilen tüm işçiler, toplu sözleşmeye tabi olmasa da tüm kalifiye işçiler(yönetici pozisyonunda çalışanlar) daha mart ayında gelir vergisinin %20’lik dilimine girmiş bulunmaktadırlar.

Yine sadece maaş hesaplama sisteminden kaynaklanan nedenlerle aynı net ücreti almalarına rağmen vergi matrahları yukarıda sayılanlara oranla daha düşük olan ve sayıları 3 milyona ulaşan memurlar yılın ilk yarısında %20’lik vergi dilimine gireceklerdir. Yıl bitmeden ise vergi dilimleri %27’ye ulaşacaktır.

Bu çarpık tablo böyle kalsa yine iyi. Yukarıda sayılan ve sayıları 20 milyona ulaşan bu ülkenin işçi sınıfı yıllık gelirlerinin önemli bir kısmını da harcama yaparken ÖTV, KDV ve değişik fonlara ödediği için aldıkları her 100 TL.nin neredeyse 70 TL.sini vergi olarak devlete geri ödemektedir.

Bu çarpık yapı sonrası Devlet İstatistik Enstitüsü verilerine göre “2012 yılı Eşdeğer hanehalkı kullanılabilir gelire göre sıralı yüzde 20′lik gruplar itibariyle yıllık eşdeğer hanehalkı kullanılabilir gelirin dağılımı (Türkiye) şöyledir. İlk %20′lik dilim 5,9 ikinci %20′lik dilim   10,6  üçüncü %20′lik dilim   15,3     dördüncü %20′lik dilim 21,7 ve son %20′lik dilim 46,6

Görüldüğü üzere ülkemizde en zengin %20’lik kesimin yıllık geliri neredeyse diğer %80’lik kesime yakın ve en fakir %20’lik kesimin tam 7,8 katı oranındadır. Bu kabul edilebilir bir oran değildir. Bu, ülkemizde emperyalizmin ve işbirlikçilerinin yarattığı vahşi bir tablodur.

Maliye Bakanlığı verilerine göre, 2013 Gelir Bütçesinin GSYH içindeki payı %25,0’dir. Bu oran 2014 yılında %23,5 olarak öngörülmektedir. Yani Devlet Bütçesi GSYH’ya göre oransal olarak küçülmektedir. Çünkü 2014 yılı seçim yılıdır. Yerel seçimler ve arkasından gelecek Cumhurbaşkanlığı seçimleri ve yine küresel kriz böyle bir tabloyu zorunlu kılmaktadır. Peki o zaman Hükümetin çok övündüğü yatırımlar, sosyal transferler ve en önemlisi cari açık nasıl finanse edilecektir. Elbette dış borçla.

Bu noktada konuyu bir örnekle açıklayalım. Sayın Başbakanımız İstanbul’a üçüncü havalimanı yapılacağını ve bu yatırım için devletin bütçesinden bir kuruş para çıkmayacağını, yap-işlet-devret modeliyle inşa edileceğini söylemektedir. Üçüncü hava limanının çevreye olumsuz etkileri elbette en önemli husustur. Ancak bunu başka bir yazı konusu sayarsak olayın finansman boyutunu açıklamaya çalışalım.

Yapılan ihalede hava limanının 25 yıllık kirası karşılığında ihaleyi 26 Milyon Avro bedelle Limak/Cengiz/Kolin/Ma-Pa/Kalyon inşaat OGG konsorsiyumu kazanmıştır. Bu miktar Başbakan’ın söylemiyle yaklaşık 40 Milyar Dolara tekabül etmektedir. İhaleden çekilen TAV konsorsiyumu ise 2005 yılında Atatürk Hava Limanı özelleştirme ihalesini 15,5 yıllığına 2 Milyar 950 Milyon Dolara almıştır. Bunun 25 yıllık karşılığı yaklaşık 4 Milyar 750 Milyon Dolar etmektedir. Şimdi buradan iki sonuç çıkmaktadır. Ya Atatürk Hava Limanı çok ucuza özelleştirilmiştir. Yada üçüncü hava limanı ihalesinde gözden kaçan bir husus bulunmaktadır. Esasında her iki varsayımda doğrudur. Atatürk Hava Limanı da tıpkı, özelleştirilen diğer kamu işletmeleri gibi değerinin çok altında satılmıştır. Üçüncü hava limanında gözden kaçırılan önemli ayrıntı ise ihaleyi kazanan konsorsiyuma işletme süresince belli bir yolcu garantisi verilmesidir.

Basında çıkan haberlere göre bu yolcu garantisi yıllık 80 milyon kişidir. Oysa Dünya’nın üçüncü büyük hava limanı 70 milyon yolcu kapasitesi ile Londra Heathrow Havalimanı’nın 25 yıllık kirası ise 14 milyar 246 milyon Euro iken İstanbul’un üçüncü Havalimanı’nın kirası neredeyse bunun iki katıdır. Bu bilgiler ışığında olayı şöyle özetleyebiliriz. İhaleyi kazanan konsorsiyum 4-5 Milyar dolar tutarında olan yatırım bedelini yurtdışı krediyle karşılayacak ve inşaatı tamamlayacaktır. Hava limanı işletmeye açıldığında garantisi verilen 80 milyon yolcu adedine ulaşılamayacağı için devlet işletmeci konsorsiyuma yurtdışına giden her bir yolcu için (20 Euro), yurtiçi seyahat eden yolcu için (5 Euro) ve transit yolcu için yine (5 Euro) sübvansiyon ödeyecektir.

DHMİ Genel Müdürlüğü’nün Yayımladığı istatistiklere göre 2013 yılında direk transit yolcular dahil Türkiye geneli havayolu yolcu sayısı 149.995.868 kişidir. Bu tablodan İstanbul’a yapılacak üçüncü hava limanında 80 milyon yolcunun seyahat edeceği garantisinin olmadığı ortaya çıkmaktadır.

Buna göre Hükümet kamuoyunu yanıltmaktadır. Devletten 5 kuruş çıkmayacak söylemleri aldatmacadır. İhaleyi çok yüksek bedelle alan konsorsiyum bellidir ki inşaat maliyetini de kendi karını da zaman içinde halkımıza ödetecektir. Onun içindir ki yakın zamanda basında yer alan dinleme kayıtları doğru ise bu hava limanı ihalesini alan firmalardan birinin sahibi “bu millete ne yapacağı” konusunda böylesine konuşabilmiştir. Millet uyanmazsa adam dediğini yapacaktır.

Hükümet IMF’ye olan borcun bitirilmesi ile övünürken, daha düşük faizli IMF borcunun kapatılarak daha yüksek faizli dış borç alınmasından hiç söz etmemektedir. 2013 yılı sonu itibariyle Türkiye’nin brüt dış borç stoku 400 Milyar Dolara ulaşmıştır.

Maliye Bakanlığına göre Türkiye’nin 2014 yılı GSYH’nın 1,700 Milyar TL. (2013 döviz kuruna göre 850 Milyar Dolar) olacağı tahmin edilmektedir. Yukarıda yer verdiğimiz istatistiğe göre bu gelirin %46,6’sı oranındaki 396 Milyar Doları nüfusun en zengin %20’lik kesimine aittir. Demek ki ülkemizin bu en zengin kesiminden hakkıyla vergi alınabilmiş olsa birkaç yılda tüm dış borcumuzdan kurtulmuş kendi kendine yetebilen bir ülke konumuna gelebiliriz. Ama bunun için ülke ve sınıf çıkarlarını gözeten, emperyalizm ve küresel sermayeyle işbirliği yapan siyasal iktidarları, kendilerini sömürürken alkışlamayan, ülkenin birliğinden ve dirliğinden yana işçi sınıfı örgütlerine ihtiyaç vardır.

Bu noktada konuyu, kamu çalışanları için 2014 ve 2015 yıllarını kapsayan sözde toplu sözleşmeye getirebiliriz. Bilindiği üzere, kamu işvereniyle memur-sen arasında imzalanan sözde toplu sözleşmeyle kamu çalışanlarına 2014 yılında 123 TL. ücret zammı verilmiş ve hükümetin teklifine rağmen memur-sen enflasyon farkı istememişti. 123 TL zam ortalama 2.200 TL olan memur ücretlerinin 2014 yılında %5,5 oranında artması anlamına gelmektedir. Sözde toplu sözleşme imzalandığı sırada enflasyon beklentisi %6, dolar kuru 1,93 TL. idi. Oysa Şubat 2014 ayında enflasyon %7,6 ya dolar kuru ise 2,21 TL.ye ulaşmış durumda. Yine Merkez Bankası’nın faizleri %30 oranında arttırması söz konusu. Bu mali tablo karşısında ücretliler 2013 yılına göre 2014 yılında %20 ila %30 arasında bir oranda yoksullaşacaklar. Ancak birileri ise paralarını nereye koyacağını şaşıracaktır.

Bu insafsız mali ve ahlak dışı tablo karşısında sözde toplu sözleşmeye imza atan Memur-sen’den de, o gayri meşru masada oturup seyirci kalan T.Kamu-Sen ve KESK’ten de ses çıkmamaktadır. Ülkemizde büyük çoğunluk internet başına oturmuş, AKP ve Cemaat arasında yaşanan kaset savaşlarını film seyreder gibi seyretmekte ve düzenin değişmesini talep etmeksizin aktörlerin değişmesine bel bağlamaktadır.

Oysa çözüm örgütlü toplum olmaktan ve örgütleri aracılığıyla yönetimde söz sahibi olmaktan geçer. Birleşik Kamu-İş Konfederasyonu bu doğrultuda hızla örgütlenmeye ve halkımızı bilgilendirmeye devam edecektir.

 

Adem Çalışkan

TİS ve Araştırma Sekreteri