TOPLU SÖZLEŞME VE SÜRECİN DEĞERLENDİRİLMESİ

TOPLU SÖZLEŞME VE SÜRECİN DEĞERLENDİRİLMESİ

 12
Eylül 2010 Anayasa değişikliği referandumundan bu yana geçen yaklaşık 21 aydır,
kamu çalışanlarına toplu sözleşme hakkı verildiğine dair kasıtlı yapılan
yanıltıcı söylemin gerçek yüzü artık kesin olarak ortaya çıkmıştır.

 

 

                Son
sözü gerek Anayasa hükmünde gerekse yasa maddesinde belirtildiği şekilde
"Kamu Görevlileri Hakem Heyeti" söylemiştir. Ama bu söz aslında hükümetin sözüdür. Kamu görevlileri Hakem Heyeti
kararlarının yayınlanmasından sonra konuyla ilgili açıklama yapan bir çok
sendika ve yetkilisi bunun böyle olacağını zaten bildiklerini açıkladılar. Toplu
sözleşme görüşmelerinde kamu çalışanlarının eylem kararı alması üzerine Çalışma
ve Sosyal Güvenlik Bakanı Sayın Faruk ÇELİK’te "…Hükümetin 2012
Bütçesine %3+3 ödenek koyduğunu dolayısıyla kamu çalışanlarına ne zam teklif
edileceğini bütün Dünya’nın bildiğini…" söyleyiverdi. Demek ki sonucun böyle olacağını aslında
herkes biliyormuş…

 

 

                Öyleyse, bazı sendikalar ve
konfederasyonlar Anayasa değişikliği sırasında, 4688 sayılı yasanın
değiştirilmesi sırasında ve toplu sözleşme görüşmeleri sırasında neden
üyelerini bilgilendirmediler, neden eyleme geçmediler? Tüm bu süreç işlerken
kesin olarak neden HAYIR demediler.

 

 

                Elbette bu
soruları ilgili yöneticilere öncelikle üyeleri soracaktır, sormalıdır.

 

 

                Sonuç
olarak, Kamu Görevlileri Hakem Heyeti aracılığıyla Hükümetin kamu çalışanlarına
reva gördüğü ücret artışı birinci yıl için %4+4′te kaldı. Bu ücret artışının ne
kadar yetersiz olduğu ve kamu çalışanlarının önümüzdeki dönemde reel
ücretlerinde ne kadar gerileme olacağı ve mutlak yoksullaşma yaşanacağı çok
kısa süre sonra anlaşılacaktır. Kapitalizm tüm Dünya’da küresel krizini yine
estirmeye başlamıştır. Ülkemizde henüz meltem gibi hissedilen bu rüzgarın çok
yakında kasırga gibi toplumu yakıp kavuracağı görülecektir.

 

 

                Toplu
sözleşme görüşmelerinde ücret dışında ve özellikle hizmet kollarına ilişkin
temel taleplerde hemen hemen hiç bir beklenti de karşılanmamıştır. Pazarlık
sünnettir diye bir deyime sahip olan toplumumuzda onlarca yıldır kültür haline
gelen "fiş almazsak kaça olur" mantığının etkisiyle de elbette
göstermelik bir kaç madde müzakere edilmiş veya kabul edilmiştir. Ancak
bunların da kamu çalışanlarının beklentilerini karşılaması ve sorunları çözmesi
mümkün değildir.

 

 

                Bu durum neyin sonucudur?   

 

 

                10 yıldır iktidarda
olan AKP, ekonomik büyümeyle övünmektedir. Yine Başbakan sık sık Dünya Bankası
ve IMF’ye olan borcumuzun azalmasıyla övünmektedir. Bu Hükümetin borcumuzu
perdelemede kullandığı bir yanıltmacadır. Kendileri 2001 krizi sonrası Dünya
Bankası’ndan gelerek Ülkemizin ekonomisine el koyan Kemal DERVİŞ’in ekonomi
programını harfiyen uygulamışlardır. Böylece asıl görevi ülkemizin ekonomik
krizlerle Dünya Bankası ve IMF’ye milyarlarca dolar borçlandırılması sonrası bu
borcu tahsil etmek olan kişinin görevi de kendisi olmadan yerine getirilmiştir.
Diğer taraftan dövize Dünya’da en yüksek faizi ödeyerek finansman sağlanmasını
ve başka araçlarla devletin borcunun 10 yılda üç katına çıktığını, alınan bu
borcun sadece faizini ödemek için 
gerekli para olmadığından cari açığın inanılmaz boyutlara ulaştığını
görmezden gelirsek ekonomi tıkırında gidiyor diyebiliriz.

 

 

                AKP Hükümetleri 10 yıllık iktidarlarında
hiç bir sanayi yatırımına imza atmamıştır. Tam tersine devletin elinde bulunan
sanayi tesisleri birer birer elden çıkarılmış ya da tasfiye edilmiştir.
Ekonominin ve yatırımların temel sektörü inşaat olmuştur.

 

 

                Hükümetin
ekonomi alanında çözemediği en önemli konu işsizliktir. İşsizliği
çözemediklerini timsah gözyaşları arasında kendileri de kabul etmektedir.
İtiraflarını duyunca insanın üzülesi geliyor. Ancak aslında işsizlik çözülmek
istenmiyor. Emperyalizmin ve destekçisi küresel sermayenin en çok istediği ve
sömürü aracı olarak kullandığı şeylerden birisi, işsizlik sayesinde düşük
ücretli istihdam yaratma stratejisidir. İşsizlik, düşük ücretin yanı sıra,
kayıt dışılığı, sendikasızlaşmayı, güvencesiz ve sigortasız çalışmayı ve
taşeronlaşmayı beraberinde getirmektedir. Böylece iş gücü maliyetlerinde önemli
bir avantaj elde eden sermaye elbette sanayi ve hizmet sektörlerinde kamu
yatırımlarının verimsiz olduğu savını da kolayca işleyebilmektedir.

 

 

                AKP
böylesi bir ortamda devletin tüm olanaklarını, duble yollar, hızlı tren hatları
ve TOKİ aracılığıyla konut üretimi olmak üzere tamamen inşaat sektörüne seferber
etmiştir. İnşaat sektörü taşeronlaşmanın en yoğun yaşandığı sektördür. Hatta
literatüre taşeron kavramı bu sektörden yerleşmiş, uygulama bütün sektörlere
yayılmıştır. Taşeronlaşmanın olduğu yerde istikrarlı bir istihdamdan artışından
söz edilemez. Çünkü inşaat sektörü ülkemizin bir çok bölgesinde mevsimliktir.
Yine taşeronlaşmanın olduğu yerde kayıt dışılık, sendikasız ve sigortasız
çalıştırma en yaygın biçimde uygulanmaktadır.

 

 

                Hükümet
bütçe olanaklarını bu sektöre aktarırken, örneğin 150 bin öğretmen açığı
olmasına rağmen yüz binlerce öğretmeni boş kadrolara atamamaktadır. Sübvansiyon
uygulamadığı için zararına ve verimsiz çalıştığı öne sürülerek, gübre, süt,
çimento, et-balık, yem, demir-çelik, bakır, bankacılık, dokuma, kağıt,
petrokimya, tekel vb. sektörlerde faaliyet gösteren yüzlerce Kamu İktisadi
Teşebbüsü ve fabrikası önce özelleştirilmiş sonra tasfiye edilmiştir. Buralarda
işçi ve memur statüsünde çalışan on binlerce kişi istihdam dışı bırakılmış,
emekli edilmiş ve yerlerine yeniden istihdam yaratılmamıştır. 

 

 

                İşte
işsizliğin ve düşük ücretlerin gerçek nedeni bu ekonomi politikalarıdır.

 

 

                AKP iktidarları, kamudan sosyal güvenlik
sistemini tamamen tasfiye etmek istemektedir.

 

 

                Sosyal
güvenlik fonları uzun sürelerdir Hükümetlerin örtülü ödeneği olarak
kullanılmaktaydı. Ancak AKP iktidarlarıyla birlikte artık işverenlerinde
faizsiz kredi fonları olarak kullanılmaya başlandı. 10 yıllık AKP iktidarları
döneminde her iki üç yılda bir vergi ve sosyal güvenlik ödemelerine af
çıkarılmaktadır. Örneğin en son Şubat 2011′de çıkarılan 6111 sayılı kanunla
vergisini ve sigorta primlerini ödemeyen büyük işverenlerin 100 Milyar TL.yi
aşan bu borçlarının anaparalarının yarısı ve gecikme zam ve cezalarının tümüne
af getirilmiştir. Yapılan bu uygulamaya geniş halk kesimlerinin ses çıkarmaması
içinde yoksul yurttaşların ödeyemedikleri, bir kaç TL.lik elektrik, su
faturalarına da aynı şekilde af getirilmiş böylece sessiz sedasız milyarlarca
liralık bir sermaye transferi gerçekleştirilmiştir. Şu an itibariyle büyük bir
çoğunluk yeni dönem vergi ve sigorta borçlarını yine ödememektedir. Hem niye
ödesin önceki uygulamalarla ödeyenler enayi yerine konulmuştur.

 

 

                Böylece,
sosyal güvenlik sisteminin sıkıntılı olduğu devletin hazinesinin emeklilere
yeterince kaynak bulamadığı yalanları ile emekli maaşları açlık sınırında
bırakılmış, açlık sınırının yarısı kadar olan asgari ücretten ise vergi ve
sigorta primleri kesilmeye devam edilmiştir. İşin acıklı yanı yukarıda
anlatıldığı üzere bu asgari ücretlerden kesilen vergi ve sigorta primleri
devletin hazinesine zamanında girmez olmuştur.

 

 

                AKP’nin
en çok övündüğü ekonomi konusunda daha onlarca sayfa ve özellikle gelecekte
halkı bekleyen tehlikeler konusunda eleştiri yapmak mümkündür. Ancak burada varmaya
çalıştığımız nokta bu politikalar sonucu ücretlilerin durumunda top yekun
olarak bir geriye gidişin açıklanmaya çalışılmasıdır.

 

 

                En çok çalışan ve emekliler ile işsizlerin
etkilendiği bu politikalar karşısında sendikaların durumu nedir?    

 

 

                Türkiye’nin en
büyük konfederasyonu olduğu öne sürülen TÜRK-İŞ’e bağlı sendikalarda gerçekte
kaç üye bulunduğu uzun süredir bilinmemektedir. Birinci neden Çalışma ve Sosyal
Güvenlik Bakanlığı’nca her yıl Resmi Gazete’de yayımlanan istatistiklerin bir
süredir varılan anlaşma gereği açıklanmamasıdır. Çünkü bunun açıklanması
durumunda yüzden fazla sendikanın toplu sözleşme yetkisinin düşeceği
bilinmektedir.  İkinci nedense TÜRK-İŞ kayıtlarında bağlı sendikaların üye sayıları gerçek sayı
üzerinden değil ödedikleri aidat üzerinden hesaplanmasıdır.

 

 

                Bu
duruma rağmen konuyla ilgili herkes bilmektedir ki TÜRK-İŞ bünyesinde kamu
sektörü dışında özel sektörde çok az örgütlenme kalmıştır.

 

 

                12
Eylülle birlikte kapatılan ancak daha sonra yeniden açılan DİSK’in ise
açıldıktan sonra yeterli örgütlenme düzeyine erişemediği bilinmektedir. HAK-İŞ
Konfederasyonu’ da Hükümetin tüm desteğine rağmen yeterli düzeyde örgütlenmeye
sahip değildir. İşin özeti işçi statüsünde bulunan yaklaşık 15 milyondan fazla
çalışanın %10′u bile örgütlü değildir.

 

 

                Bu
nedenle örgütlenme düzeyi açısından %50′nin üzerinde bir sayıya ulaşan kamu
çalışanları daha iyi durumdadır. Bunda elbette iş güvencesi ve AKP iktidarı
döneminde 12 kat büyüyen Memur-Sen’in etkisi büyüktür.

 

 

                Yukarıdaki
tabloya bakıldığında Türkiye işçi sınıfını oluşturan tüm çalışanların ve hatta
küçük esnaf, üretici köylü gibi emekçi kesimlerin sorunlarını gündeme taşımak
ve çözüm üretmek kamu çalışanları sendikalarına düşmektedir.

 

 

                Çünkü
kamu çalışanlarının sorunlarının çözülmesi ve taleplerinin yaşama geçmesi diğer
kesimlerin sorunlarından ayrı düşünülemez. Kamu çalışanları sendikaları süreç
içinde toplu sözleşmeye gereğinden fazla önem atfederek tarihi bir yanılgı
içinde olmuşlardır. Hükümet yanlısı sendikalardan (böyle bir yapıya sendika
demek ne kadar doğruysa) bunu beklemek mümkündür. Ancak çalışanların haklarını
savunduğunu iddia eden sendikaların daha geniş düşünmesi, örgütsel
farklılıklarını mücadele sırasında bir kenara bırakarak mücadele saflarına
işçi, işsiz, emekli ve diğer emekçileri de çekecek politika ve programlar
üretmesi gerekmektedir.

 

 

                Birleşik
Kamu-İş olarak uzun süredir her eylem, söylem ve yayınımızda özellikle buna
vurgu yapılmaktadır. Yürüyüş kollarımızda ve mitinglerde attığımız
"kurtuluş yok tek başına ya hep beraber ya hiç birimiz" sloganına
yürekten inanıyorsak başka çıkar yol yoktur.

 

 

                Bundan
sonraki süreçte grev hakkımızın tartışmaya açılmasına gerek yoktur. 23 Mayıs
eylemi grev hakkımızın olduğunu eylemli olarak bir kez daha kanıtlamıştır. Bu
hükümetten toplu sözleşme yasasını asgari ILO normlarına getirmesini beklemekte
bu güne kadar olduğu gibi bundan sonrada zaman kaybıdır.

 

 

                Yapılması
gereken, şu an için en kolay örgütlenebilen kamu çalışanlarının farklı
sendikalarda olsa da %100 örgütlülük düzeyine çıkarılması ve sendikalar
arasında emperyalizme, sermayeye ve onun çıkarlarını koruyan hükümete karşı
haklarımızı elde etmek için eylem birliği yapmaktır. Bunu yaparken sadece kamu
çalışanlarının değil, işçilerin, işsizlerin, emeklilerin, köylülerin ve küçük
esnafın çıkarlarını da savunmak gerekmektedir.

 

 

                Bunu
başarabilirsek, Kamu Görevlileri Hakem Heyetinin Hükümetin dayatmasıyla
bağıtladığı sözde toplu sözleşme çöpe atılabilir. Aksi takdirde bu sözleşmede
kabul edilen haklar bile yakında başlayacak küresel kriz döneminde geri
alınmaya çalışılacaktır. Geçmiş yıllarda işçilerin imzalanmış toplu
sözleşmelerle elde edilen haklarının ödenmediği unutulmamalıdır.

 

 

                Birleşik Kamu-İş ve bağlı sendikalar eylem
birliğini savunduğunu bu güne kadar kanıtlamıştır. Yukarıda anlatılan çerçevede
harekete geçilmesi durumunda bütün örgütümüz demokratik ve meşru eylemlere her
an hazırdır.   

 

 

 

 

 

                                                                                                                             YÖNETİM
KURULU